Burası Tarih, Sinema, Kitap, Eğlence, Müzik, Spor ve daha fazlası hakkında kişisel bir blog olmaktadır. Şimdilik pek bir şey yok idare edin artık.
pugnax etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pugnax etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Eylül 2010 Salı
RainyMood Dot Com
Sonbaharın geldiği şu günlerde yağmuru dinlemek için yağmurun yağmasına gerek yok, rainymood var. İşte site: http://www.rainymood.com , benim gibi yağmurseverler için güzel bir şey.
13 Ağustos 2010 Cuma
Ramazanda prim yapmak
Bugünlerde başlayan ve maalesef her sene tekrar eden bir rahatsızlığımı paylaşmak istiyorum. Yılların orospuları olarak tanımlayabileceğim, vasıfsız, niteliksiz ve sadece vücutlarıyla bugünlere gelebilmiş kişilerin ramazan ayında Kabe üzerinden, din üzerinden, peygamber üzerinden para kazanmalarına artık tahammül edemiyorum. İnanan insanlar için mühim bir zaman dilimi. İnsanlar yeni bir şeyler öğrenmek, bu konular üzerine bir şeyler dinlemek istiyorlar pek ala. Programlar yapılsın da, bu primler nedir? Üstüne üstlük haberler de saçma bu programlarda, peygamberin saklandığı mağaraya yuva yapan güvercinlerin nesli hala orada yaşıyormuş. Bunun neresi enteresan? Haber değeri nedir? Dikkatle izlemeye devam edeceğim.
12 Ağustos 2010 Perşembe
Atatürk'ün Gerçek Sesi
Bugün televizyonda CNN Türk kanalında izlediğim bir haberle ilgili konuşacağım. Haberin konusu arşivlerin açılması, daha doğrusu üzerinden belli bir süre geçmesi gerekiyor açılması için yasal olarak ve o süre de dolmuş. Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürü Abdurrahman Çelik spikerin sorularını yanıtladı, aşağıda haberin videosunu da paylaştım.
http://video.cnnturk.com/2010/haber/8/12/o-ses-ataturkun-orijinal-sesi-degilmis
Haber heyecan verici; buna göre Atatürk'ün bildiğimiz sesi kayıt hatasından dolayı daha ince ve tiz duyuluyormuş, esasında sesi daha tok ve gürmüş. Tabii daha ses ve video kayıtları henüz yayınlanmadı ama önümüzdeki günlerde eski meclis tutanakları ile eşleştirilip doğru bilgi dahilinde bizlere sunulacak. Yayınlandığı zaman tekrardan video haber koyacağım, şimdilik bu kadar, bekleyip izleyeceğiz.
6 Ağustos 2010 Cuma
Lonely Planet
Muhtemelen biliyorsunuzdur ama yine de tanıtmak istedim Lonely Planet'i. Yıılar evvel 2 Avustralyalı hippi tarafından oluşmaya başlayan bir fikrin büyümüş, hatta yaşlanmış hali, kitaplar silsilesi, ya da onların deyimiyle "a must". Gezmeden evvel sırt çantanıza koymanız gereken bir şey gerçekten de. Biraz içeriğinden bahsedeyim.
Kitabın içindekiler kısmına baktığınızda zaten güzel bir şey olduğu anlaşılıyor; gideceğiniz yer hakkında kısa bilgiler, oranın tarihi, görülmesi gereken yerler, konaklama, ulaşım, restaurant-café-bar-pub bilgileri vb. İlk önce harita karşılıyor sizi, acil ihtiyaç durumunda uğranması gereken yerler olan hastaneler, polis istasyonları ve eczaneler ile birlikte marketler ve restaurantlar sıklıkla işaretlenmiş. Daha sonraki sayfalarda kısa tarihi bilgiler var genel olarak. Bölgeleri kafalarına göre gruplamışlar, mesela Türkiye için 6-7 tane bölge var, kuzey, güney, kuzeybatı gibi. Gideceğiniz yere rahat ulaşabilmeniz için farklı renk kartlarıyla ayrılmış sayfalar. Bulduktan sonra gideceğiniz yeri, o sayfada yine kısa bir tarihi bilgi var, ardından da gezilecek yerler sıralanmış daha da detaylı bir haritada belirtilerek. Restaurantların, otellerin vs adresleri, telefonları ve hatta o ülkenin para biriminde fiyat aralıkları da mevcut. Aldığınız kitap muhtemelen 1 ya da 2 yıl önce illa ki güncellenmiş olacağından-yılda bir güncelleniyor- para konusunda farklılık pek olmayacaktır. Ayrıca o ülkede konuşulan dilde sık kullanılan ve yahut oradayken kullanacağınız kelimelerin karşılıkları da mevcut.
Gezmeyi seviyorsanız, dahası gezebiliyorsanız mutlaka alın ve inceleyerek gezin, geze kalın!
Kitabın içindekiler kısmına baktığınızda zaten güzel bir şey olduğu anlaşılıyor; gideceğiniz yer hakkında kısa bilgiler, oranın tarihi, görülmesi gereken yerler, konaklama, ulaşım, restaurant-café-bar-pub bilgileri vb. İlk önce harita karşılıyor sizi, acil ihtiyaç durumunda uğranması gereken yerler olan hastaneler, polis istasyonları ve eczaneler ile birlikte marketler ve restaurantlar sıklıkla işaretlenmiş. Daha sonraki sayfalarda kısa tarihi bilgiler var genel olarak. Bölgeleri kafalarına göre gruplamışlar, mesela Türkiye için 6-7 tane bölge var, kuzey, güney, kuzeybatı gibi. Gideceğiniz yere rahat ulaşabilmeniz için farklı renk kartlarıyla ayrılmış sayfalar. Bulduktan sonra gideceğiniz yeri, o sayfada yine kısa bir tarihi bilgi var, ardından da gezilecek yerler sıralanmış daha da detaylı bir haritada belirtilerek. Restaurantların, otellerin vs adresleri, telefonları ve hatta o ülkenin para biriminde fiyat aralıkları da mevcut. Aldığınız kitap muhtemelen 1 ya da 2 yıl önce illa ki güncellenmiş olacağından-yılda bir güncelleniyor- para konusunda farklılık pek olmayacaktır. Ayrıca o ülkede konuşulan dilde sık kullanılan ve yahut oradayken kullanacağınız kelimelerin karşılıkları da mevcut.
Gezmeyi seviyorsanız, dahası gezebiliyorsanız mutlaka alın ve inceleyerek gezin, geze kalın!
Varmak
Uzun ya da kısa hemen hemen her yolculuk zevklidir benim için. Yeni bir yerlere gitmek, değişiklik yapmak ve şehirden uzaklaşmak. Hafta sonu kafanızı dinlersiniz ve ertesi hafta yapacağınız işleri daha rahat yaparsınız. Ben de bugün Ankara'ya geldim. Ankara hakkında bir gezi yazısı da yazacağım ilerleyen günlerde, pek sevmesem de arasıra İstanbul'dan uzaklaşıp kafa dinlemek için ideal yerlerden biri. Ne çok şehir, ne de köy. Memur şehri olmasına ve şehrin ruhunu sevmememe rağmen bu seferki gelişim beni rahatlattı. 5 saat süren yolculuk, evinize attığınız adımla birlikte gelen değişiklik. Sanırım varmak kelimesinin karşılığı bu, rahatlamak ve değiştirmek. Yol almış olmak ve tamamlamak. Bugünkü yazımda böyle işte, girip biraz bakınayım dedim bloga, görüşmek üzere.
5 Ağustos 2010 Perşembe
Alışkanlık üzerine
Uzun zamandır bu konu üzerinde duracaktım; fakat notlarımın arasına almadığım için yazmamışım, şimdi aklıma geldi ve yazıyorum bir deneme alışkanlık üzerine.
2 Ağustos 2010 Pazartesi
Fehlleistungen
Sigmund Freud tarafından kullanılmaya başlanmış psikanaliz terimi, Türkçesi edim hatası. Size bu yazımda psikanalizin temel terimlerinden biri olan fehlleistung'tan bahsedeceğim.
31 Temmuz 2010 Cumartesi
Koleksiyonculuk
Değersiz gibi görünen ya da cidden değerli olan şeylerin biriktirilmesi, saklanması ve özen gösterilmesi. Efendim öncelikle dolabımı boşaltırken bulduğum bira kapaklarım bugünkü konumu oluşturdu, bir çuval kapağım var ve özenle saklıyorum. Bu yazımda da sizlere koleksiyonculuğun mantığını ve kültürünü anlatacağım.
30 Temmuz 2010 Cuma
Facebook üzerine
Geçenlerde izlediğim bir haber ile birlikte bu gereksiz şey üzerine bir kez daha düşünmeye karar verdim, nedir bu şey, neden bu kadar gerekli hissettiriyor kendini insanlara ve neden üye olan herkes bir ihtiyaçmışçasına fırsat buldukça giriyor?
29 Temmuz 2010 Perşembe
Freddie Hubbard üzerine
Dikkat ettim de günün şarkısı bölümüne yazıyoruz bir haftadan beri ama oradaki şarkı/sanatçı hakkında bir yorum yapmamışız. Bugün Freddie Hubbard'a değineyim istedim. Kısaca anlatmak gerekirse 2 yıl önce aramızdan ayrılmış olan ünlü bir trompetçidir kendileri. Aşırı uç tarzlarda çalmamış olsa da trompeti ile -bilhassa konserlerde- attığı sololar gerçekten hayranlık uyandırır. Caz ile ilginenen her kişi mutlaka dinlemiş olsa da bir iki albüm ve parça adı yazayım, daha sonra ayrıntılı olarak inceleriz.
Birkaç albüm: Keep Your Soul Together, Hub Tones, Hub Cap, Blacklash, Open Sesame
Birkaç parça: Brigitte, Plexus, First Light, Mirrors, Far Away, Luana, Open Sesame, But Beautiful, Minor Mishap, Spirits of Trane, Lex, Apothegm, Birdlike, Povo, In a Mist, The Godfather
Birkaç albüm: Keep Your Soul Together, Hub Tones, Hub Cap, Blacklash, Open Sesame
Birkaç parça: Brigitte, Plexus, First Light, Mirrors, Far Away, Luana, Open Sesame, But Beautiful, Minor Mishap, Spirits of Trane, Lex, Apothegm, Birdlike, Povo, In a Mist, The Godfather
28 Temmuz 2010 Çarşamba
Sabah kahvesi
Benim için sabah olan bu saatlerde günün ilk kahvesi anlamına gelir sabah kahvesi... Öncelikle uyanmanız gerekir, hafif bir mahmurluk da olmalı üstünüzde ama. Sizin için hazırlamışsa kahvenizi o ve eğer sert de yapmışsa tam da sevdiğiniz gibi, harikadır bu kahve. Olmadı kalkıp siz yaparsınız ona ve tabi ki kendinize. Yatağın bir ucunda siz, diğer ucunda o. Başlarsınız sohbete ve yahut sessizliğe, anın bozulmak zorunda oluşuna aldırmayarak. Belki o gün yapacaklarınızdan bahsedersiniz, belki de kahveyi eleştirirsiniz... O gelir, yine de güzel olmamış mı diye sorar, siz hayır dersiniz ve üzülür ve siz teselli edersiniz ve o kalkıp giyinir. Ben çıkıyorum der, bir yudum daha alırsınız siz ve izlersiniz anı, hareket anlamsızlaşır, sanki bir sürü fotoğraf ardı ardına çekilmiş gibi. Gitme demezsiniz, zaten o da gitmez, blöf yapacak kadar kurnaz değildir, saftır da hatta ve siz bu özelliğini sevip sevmediğinizi dahi bilmezsiniz, ne de olsa kahve bitmedi hala... Giyindikten sonra kahvesine devam eder, sert olmuş deyip bir sigara yakar. Evden çıkmak istemiyorum bugün dersiniz, müzik dinleyelim mi? Halbuki elinizde sadece birkaç plak vardır Coltrane'den ve o da bunu sevmez, dahası bilirsiniz de sevmediğini. Bencilsinizdir çok, kahveniz kadar yalnız, bir o kadar sert ve acı. O da bilir bunu, kendine sorar bu kahve neden bu kadar sert olmuş diye. My favorite things başlar çalmaya, evden çıkmak istemiyordum, ya sen? Ben isteksizdim-hayır yani herhangi bir şey istemiyordum- ya da isteyemeyecek kadar beceriksizdim. Kahvesini bitirdiğinde Coltrane çalıyordu hala his favorite things, son olarak çizmelerini de giydi, sabah kahvem de böyle bitti.
25 Temmuz 2010 Pazar
French Press nasıl yapılır?
Efendim öncelikle french press dediğimiz resimdeki gibi bir alettir, manuel-elle- çalışır. Kahve yapmanın en güzel ve zevkli yollarından biridir.
İhtiyacınız olan malzemeler:
1 adet french press
yeteri kadar orta çekilmiş kahve
sıcak su
1 adet tahta kaşık
İhtiyacınız olan malzemeler:
1 adet french press
yeteri kadar orta çekilmiş kahve
sıcak su
1 adet tahta kaşık
Blog'a yazmak
Esasında ikimizin de kafasında vardı bu fikir uzun süreden beri değil mi espada? Sen sokmuştun benim aklıma ve benim de aklıma yatmıştı, yazacaktık işte kafamıza eseni. Esti de baya, yavaş yavaş artıyor yazdıklarımız. Bu artış devam ederken ben de bloga yazı yazmak hakkında sesli düşüneyim dedim, düşünmek isteyen buyursun içeriye.
24 Temmuz 2010 Cumartesi
Datça üzerine
Gezi yazılarıma en kötüsünden başlıyorum, Datça ile...
Efendim öncelikle Datça hakkında bir iki bilgi vermem lazım gelir ki ben de öyle yapacağım. Datça Türkiye'nin en güney-batı ucunda yer alan bir yerleşim yeridir.Hem Ege ile hem de Akdeniz ile kıyısı olan bu yerde güzel manzara bulmanız olasıdır.
Efendim öncelikle Datça hakkında bir iki bilgi vermem lazım gelir ki ben de öyle yapacağım. Datça Türkiye'nin en güney-batı ucunda yer alan bir yerleşim yeridir.Hem Ege ile hem de Akdeniz ile kıyısı olan bu yerde güzel manzara bulmanız olasıdır.
23 Temmuz 2010 Cuma
Barbar Conan'ın Vahşi Kılıcı!
Uzun zamandır ben ve primera espada gibi iki çizgi roman severin hiçbir çizgi roman hakkında bir yazı yazmaması ilginç olmuş. En iyisi ben başlatayım Conan ile.
Efendim öncelikle Conan dediğimiz bu barbar herif 1932'de-yanlış hatırlamıyorsam- Kimmerya'da doğmuştur. Annesi belli olmasa da babası Robert E. Howard'dır.
Conan karakteri Howard'ın günümüzden 3200 yıl kadar önce Hiboria olarak adlandırdığı bir çağda yaşamaktadır. Atlantis battıktan 8000 yıl sonraya dek hayatta kalmayı başarabilen Kimmer kavimindendir.
Yaşadığı çağda çok sayıda tanrı, büyücü, dev, şeytan, prens, kral ve krallıklar vardır. Conan'ın memleketi Kimmerya ise kıtanın kuzey batısında Vanaheim ile Asgard'ın güneyinde, Sınır Krallığı'nın kuzeyinde yer alır. Dağlarla çevrili bu arazi, kıtanın en seçkin ve güçlü savaşçılarının çıktığı yerdir.
Hiboria-ya da Hyboria- hakkında biraz bilgi vermek sanırım bu noktada iyi olacaktır. Yukarıda paylaştığım harita biraz yardımcı olacaktır. Hiç okumamış olanlar ilk başta zorlanabilirler çünkü Conan sanki biz de onunla aynı çağda yaşıyormuşuz gibi hikayenin başında hep şuradan ve şuradan geliyorum, yolda şuralara uğradım gibisinden bilgi verir. Temel olarak büyük harflerle yazılanlar eyaletleri, küçük harfler ise kentleri gösterir.
Conan'ı biraz da yaratıcısının ağzından tanımak ayrı bir zevktir:
"Hither came Conan, the Cimmerian, black-haired, sullen-eyed, sword in hand, a thief, a reaver, a slayer, with gigantic melancholies and gigantic mirth, to tread the jeweled thrones of the Earth under his sandalled feet."
Robert E. Howard, The Phoenix on the Sword, 1932
Mitolojik efsaneleri ve doğa üstü hikayeleri seven okuyuculara eğer okumadılarsa Conan'ı öneririm. Başka bir yazımda daha uzun yazacağım ve birkaç hikayesine değineceğim, hoşça kalın.
Efendim öncelikle Conan dediğimiz bu barbar herif 1932'de-yanlış hatırlamıyorsam- Kimmerya'da doğmuştur. Annesi belli olmasa da babası Robert E. Howard'dır.
Conan karakteri Howard'ın günümüzden 3200 yıl kadar önce Hiboria olarak adlandırdığı bir çağda yaşamaktadır. Atlantis battıktan 8000 yıl sonraya dek hayatta kalmayı başarabilen Kimmer kavimindendir.
Yaşadığı çağda çok sayıda tanrı, büyücü, dev, şeytan, prens, kral ve krallıklar vardır. Conan'ın memleketi Kimmerya ise kıtanın kuzey batısında Vanaheim ile Asgard'ın güneyinde, Sınır Krallığı'nın kuzeyinde yer alır. Dağlarla çevrili bu arazi, kıtanın en seçkin ve güçlü savaşçılarının çıktığı yerdir.
Hiboria-ya da Hyboria- hakkında biraz bilgi vermek sanırım bu noktada iyi olacaktır. Yukarıda paylaştığım harita biraz yardımcı olacaktır. Hiç okumamış olanlar ilk başta zorlanabilirler çünkü Conan sanki biz de onunla aynı çağda yaşıyormuşuz gibi hikayenin başında hep şuradan ve şuradan geliyorum, yolda şuralara uğradım gibisinden bilgi verir. Temel olarak büyük harflerle yazılanlar eyaletleri, küçük harfler ise kentleri gösterir.
Conan'ı biraz da yaratıcısının ağzından tanımak ayrı bir zevktir:
"Hither came Conan, the Cimmerian, black-haired, sullen-eyed, sword in hand, a thief, a reaver, a slayer, with gigantic melancholies and gigantic mirth, to tread the jeweled thrones of the Earth under his sandalled feet."
Robert E. Howard, The Phoenix on the Sword, 1932
Mitolojik efsaneleri ve doğa üstü hikayeleri seven okuyuculara eğer okumadılarsa Conan'ı öneririm. Başka bir yazımda daha uzun yazacağım ve birkaç hikayesine değineceğim, hoşça kalın.
Kuzey Ülkeleri ve İskandinavya ya da hiçbir şey
Dünkü Vikingur-BJK maçının ardından uzun süredir kafamda var olan hayallerim geldi aklıma, önceleri gözlerden ve dünyadan uzak bir adaya yerleşip geçim sıkıntım olmadan yaşamak isterdim-tabi örnekler genellikle Fiji ya da Palau gibi adalardı- ama daha sonraları İzlanda'da volkan patladı ve aklıma kuzeydeki adaları soktu. Peki nedir onları ayrı kılan şey? Avrupa kıtasında sayılıyorlar, takımları-her ne kadar başarısız olsalar da- UEFA klasmanında yer alıyor; fakat gelin görün ki Avrupa'dan bir o kadar da farklılar. Yazıma geçmeden önce belirtmeliyim ki ne bir İskandinav ülkesine ne de kuzey ülkelerinden birine gittim, tüm bilgilerim 10-15 sayfa ansiklopedi sayfası ve 1-2 kitaptan ibaret. He bir de İsveçli bir tanıdığımla muhabbetimin artıkları...
2 Temmuz 2010 Cuma
Psycho-1960
Sayko olarak dilimize girmeye başlamış olan bu Hitchcock filmi hakkında bir şeyler yazayım dedim.
1 Temmuz 2010 Perşembe
Tatil geldi o değil de
Ne yazsam diye düşünüyordum, aslında tam olarak düşünmedim yani aklıma geldi ve herhangi bir yazı yazabileceğim-nasıl olsa çok okuyucumuzun olmadığı-kimseyi pek ilgilendirmediğimiz-kafamıza göre atıp tutabileceğimiz ve bunun kimseyi ilgilendiremeyebileceği geldi aklıma o yüzden yazıyorum bunları kahvemi içerken ve birkaç arkadaşımla konuşurken ama yine de aklıma takılıyor gerçekten kaç kişi okuyacak diye ama-yine ama- bu beni bile ilgilendirmiyor, bunun için bir sebep göremiyorum, mesele ilgilendirip ilgilendirmemesi değil çünkü anlaşılabilip anlaşılamayacağınızda, siz yazarsınız-ben de yazarım- karşı taraf anlamaz-hatta okumaz-dinlemez-görmez- yapamaz, kısaca hayat bunun üzerine kuruludur: anlaşılabilirsiniz ya da anlaşılamayıp suçlanırsınız, ahmak hatta salak ilan edilirsiniz, asosyal derler-ya da demezler- kendini ifade edemiyor derler/diyebiliyorlar ama yine de devam edersiniz anlatmaya; ihtiyacınız vardır kusmaya, beyninizi boşaltmaya, en azından ben bir yol buldum işte aklıma ne gelirse yazıyorum/yazacağım, aklıma kusan bir arkadaşım geldi baş harfi e, adam genelde sabahları olmak üzere genelde her gün kusuyordu, şimdi de ben onun gibiyim, beynim kusuyor ben yazıyorum, kulaklarım dinliyor, ben konuşmuyorum, ellerim hareket ediyor, ben izlemiyorum ve bunun gibi daha bir sürü şey; mühim olan yaptığım işin faydası değil ya da para almam veyahut yazmış/okutabilmişolmamsize formspring denen saçmalık gibi, mühim olan insanın kusabilmesi, karşınızdaki duvardan bile beter bir insan dahi olsa üzerine kusmanız, onu aydınlatmanız değil-kafasını karıştırmanız da değil, sizi anlamaması da- kusun yeter, isterse sizi iğrenç bulsun ya da öküzün trene baktığı gibi baksın siz ona anlatırken hiç önemli değil gerçekten de, amacınızı belli de edin aptallığına gülün karşınızdakinin, cahil oluşunu izleyin, göreceksiniz cahil dahi olsa sizden mutlu gülecektir size ve hayata-hatta dalgasını da geçecektir sizinle ben bilmiyorum da bir şey kaybetmiyorum diye, bırakınız geçsin/yapsın-bakın burada da sistemimizi oluşturan iktisadi/siyasi kapitalizmin sloganını kullandım, onlar anlamadılar bir tek E anladı-güldü-gülmekten yerlere yattı- ötekiler ise bize güldüler, anlamadılar, biz de cahilliklerine gülüyorlar sandık- yabancı dil değildi söylediklerim hepsi anadilimden fırlamışlardı suratlarına, orada yapışıp kaldılar ve hala ordalar görebiliyorum onları, etkileri suratlarından belirli oluyor ve hala anlamıyorlar beni/bizi daha doğrusu belki de ben anlatamıyorum uzun cümle(ler) kurarak, karar sizin.
Serge Gainsbourg üzerine
Size bu yazımda Rus asıllı Fransız müzisyen, yazar, yapımcı, fotoğrafçı, piyanis falan filan olan Serge'den bahsedeceğim. Hayatı yeteri kadar sıradan olsa da Serge yaşadığı dönemde oldukça farklı şeyler yapabilmiş/yapmış biriydi. İlginizi çekerse Devamı aşağıda.
29 Haziran 2010 Salı
Spikerlik
Sanırım bu mesleği bilen çok az kişi var, gerçekten de. Bahsettiğim şey maç anlatımı. Oldukça basit gibi görünen ama gerçekten zor olan bir meslektir bu. Hızlı konuşma ve aktarma yeteneğinizin yüksek olması gerekir. Maalesef ki ülkemizde bu mesleği yeterlilikle yapabilecek kişi sayısı çok az, bu yazımda biraz bundan bahsedeceğim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






