Uzun zamandır ben ve primera espada gibi iki çizgi roman severin hiçbir çizgi roman hakkında bir yazı yazmaması ilginç olmuş. En iyisi ben başlatayım Conan ile.
Efendim öncelikle Conan dediğimiz bu barbar herif 1932'de-yanlış hatırlamıyorsam- Kimmerya'da doğmuştur. Annesi belli olmasa da babası Robert E. Howard'dır.
Conan karakteri Howard'ın günümüzden 3200 yıl kadar önce Hiboria olarak adlandırdığı bir çağda yaşamaktadır. Atlantis battıktan 8000 yıl sonraya dek hayatta kalmayı başarabilen Kimmer kavimindendir.
Yaşadığı çağda çok sayıda tanrı, büyücü, dev, şeytan, prens, kral ve krallıklar vardır. Conan'ın memleketi Kimmerya ise kıtanın kuzey batısında Vanaheim ile Asgard'ın güneyinde, Sınır Krallığı'nın kuzeyinde yer alır. Dağlarla çevrili bu arazi, kıtanın en seçkin ve güçlü savaşçılarının çıktığı yerdir.
Hiboria-ya da Hyboria- hakkında biraz bilgi vermek sanırım bu noktada iyi olacaktır. Yukarıda paylaştığım harita biraz yardımcı olacaktır. Hiç okumamış olanlar ilk başta zorlanabilirler çünkü Conan sanki biz de onunla aynı çağda yaşıyormuşuz gibi hikayenin başında hep şuradan ve şuradan geliyorum, yolda şuralara uğradım gibisinden bilgi verir. Temel olarak büyük harflerle yazılanlar eyaletleri, küçük harfler ise kentleri gösterir.
Conan'ı biraz da yaratıcısının ağzından tanımak ayrı bir zevktir:
"Hither came Conan, the Cimmerian, black-haired, sullen-eyed, sword in hand, a thief, a reaver, a slayer, with gigantic melancholies and gigantic mirth, to tread the jeweled thrones of the Earth under his sandalled feet."
Robert E. Howard, The Phoenix on the Sword, 1932
Mitolojik efsaneleri ve doğa üstü hikayeleri seven okuyuculara eğer okumadılarsa Conan'ı öneririm. Başka bir yazımda daha uzun yazacağım ve birkaç hikayesine değineceğim, hoşça kalın.
Burası Tarih, Sinema, Kitap, Eğlence, Müzik, Spor ve daha fazlası hakkında kişisel bir blog olmaktadır. Şimdilik pek bir şey yok idare edin artık.
23 Temmuz 2010 Cuma
Kuzey Ülkeleri ve İskandinavya ya da hiçbir şey
Dünkü Vikingur-BJK maçının ardından uzun süredir kafamda var olan hayallerim geldi aklıma, önceleri gözlerden ve dünyadan uzak bir adaya yerleşip geçim sıkıntım olmadan yaşamak isterdim-tabi örnekler genellikle Fiji ya da Palau gibi adalardı- ama daha sonraları İzlanda'da volkan patladı ve aklıma kuzeydeki adaları soktu. Peki nedir onları ayrı kılan şey? Avrupa kıtasında sayılıyorlar, takımları-her ne kadar başarısız olsalar da- UEFA klasmanında yer alıyor; fakat gelin görün ki Avrupa'dan bir o kadar da farklılar. Yazıma geçmeden önce belirtmeliyim ki ne bir İskandinav ülkesine ne de kuzey ülkelerinden birine gittim, tüm bilgilerim 10-15 sayfa ansiklopedi sayfası ve 1-2 kitaptan ibaret. He bir de İsveçli bir tanıdığımla muhabbetimin artıkları...
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Blue Bird - Ikimono Gakari
Bu sefer uzun uzadıya yazı filan yazmayacağım. Naruto takip etmesem de bu şarkıya öldüm bittim. O nasıl bir içten söyleme, melankoli hali. Aslında şarkı mavi bir kuşu, gökyüzüne doğru uçması için onu cesaretlendirmeyi anlatmakma, ama yani yorum ve müzik öyle içten ki insanı bunalıma bir yalnızlığa filan sürüklüyor. Bi dinleyin şu şarkıyı sözleri ve İngilizce çevirisi de var. Ama dikkat adamı "melankolik" yapabilir.
J-Rock - Abingdon Boys School
Bu aralar bu gruba sardım. İsimleri ve grup elemanlarının tuhaflığının aksine, yaptıkları müzik gayet güzel. Fakat bu dinleme ve tanıma safhası yeni olduğu için uzun uzun ansiklopedik bilgiler vermeden kısaca bu gruba ve müziklerine değineyim.
Зеркало ya da Ayna
Tatilden döndüğüm ve tekrardan deli gibi film izlemeye başladığım bu günlerde blogumuzu unutmadığımı hatırladım ve sizlerle bu aralar merak sardığım Tarkovski'nin filmlerinden biriyle, "Ayna" hakkında konuşmak istiyorum.
8 Temmuz 2010 Perşembe
Başyapıt bir Anime : Cowboy Bebop
"I'm not going to there to die, I'm going to find out if I really alive."
Spike Spiegel
Şu yazdığım söz eğer Cowboy Bebop'u izlemediyseniz, size hiç bir şey ifade etmemekte fakat benim için çok derin anlamları olan bir laftı. Belki de tek cümleyle özetlemekte Cowboy Bebop'u. Gerçekten de daha önce yapmamız gereken şeyleri erteleyip, geçmişimizden sürekli kaçmak hiç bir şeyin çözümü olmadığı gibi kaçtığımız geçmişimiz bizi hiç bir zaman bırakmaz.
Cowboy Bebop'u izlerken hep bunları düşünmüştüm ama şimdi buraya düşüncelerimi spoilerla karışık yazıp izlememişlerin tadını kaçırmayı istemiyorum.
Bu yazımda size hayranı olduğum en sevdiğim anime (hatta en sevdiğim dizi vs da aynı zamanda) olan Cowboy Bebop'u tanıtacağım, hazırsanız başlıyorum.
Spike Spiegel
Şu yazdığım söz eğer Cowboy Bebop'u izlemediyseniz, size hiç bir şey ifade etmemekte fakat benim için çok derin anlamları olan bir laftı. Belki de tek cümleyle özetlemekte Cowboy Bebop'u. Gerçekten de daha önce yapmamız gereken şeyleri erteleyip, geçmişimizden sürekli kaçmak hiç bir şeyin çözümü olmadığı gibi kaçtığımız geçmişimiz bizi hiç bir zaman bırakmaz.
Cowboy Bebop'u izlerken hep bunları düşünmüştüm ama şimdi buraya düşüncelerimi spoilerla karışık yazıp izlememişlerin tadını kaçırmayı istemiyorum.
Bu yazımda size hayranı olduğum en sevdiğim anime (hatta en sevdiğim dizi vs da aynı zamanda) olan Cowboy Bebop'u tanıtacağım, hazırsanız başlıyorum.
5 Temmuz 2010 Pazartesi
Savaş&Ülke Yönetme Simülasyonu - Total War Serisi
Bilgisayar oyunlarını severim. Düşünsenize oyunlar, size gerçekte yapamayacağınız şeyleri gerçekleştirme fırsatı veriyor. Çok fazla kendinizi kaptırmadığınız sürece kesinlike oyun oynamanızı tavsiye ediyorum. Oyun oynamayı sevmeyen birisi için bile hayatın o içi boşluğunu sıkıcılığını bir nebze de olsa unutturmayı başarıyor oyunlar.
Bu yazımda Total War serisi hakkında daha çok genel bilgiler verip belki de bu seriyi hiç duymamış kişiler için fikir edindirmeye çalışacağım.
Daha sonraki yazılarımda da bu seriden en çok oynadığım 2 oyun hakkında Rome:Total War ve Medieval 2: Total War detaylı inceleme yazmayı düşünüyorum.
Belki de ilerleyen zamanda, oynadığım "campaign"leri sizlerle paylaşıp oyunda yaşadığım heyecanı bir nebze de olsa hissetirebilirim.
Hazırsanız başlıyorum.
4 Temmuz 2010 Pazar
Yola Çıkmak
Uzun ve yorucu-daha çok sıkıcı-bir yılın ardından tatil geldi. Kimileri için yılın yaşanmaya değer tek bölümü olan, kimisi-benim gibiler- için ise değişikliğin başlangıcı kabul edilen tatil...Aylardır bu günlerin gelmesini beklediğimden dolayı bu yılki tatilin benim için ayrı bir önemi var. Çok sevdiğim odamdan ve masamdan bile sıkılacak hale gelmiştim ve şimdi gidiyorum. Yol beni bekliyor saatlerce uzunluğunda sürecek olan. Kafamdakileri şimdilik bu masaya bırakıyorum, dönüşte alıp yazmaya devam edeceğim, görüşmek üzere.
2 Temmuz 2010 Cuma
2 Temmuz 1993 - Utancın Yıldönümü
Bugün 2 Temmuz, bundan tam 17 önce bugün, Sivas'ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas'a gelen aydınlarımız, bir takım dinciler ve Orta Çağ zihniyetindeki insancıklar tarafından Madımak Otelinde diri diri yakılmış,
çıkan yangında aralarında önemli halk ozanlarımız, şairlerimiz, sanatçılarımızın da olduğu 35 insanımız can vermiştir. Ünlü yazar Aziz Nesin ise bu yangından şans eseri kurtulabilmiştir.
çıkan yangında aralarında önemli halk ozanlarımız, şairlerimiz, sanatçılarımızın da olduğu 35 insanımız can vermiştir. Ünlü yazar Aziz Nesin ise bu yangından şans eseri kurtulabilmiştir.
Psycho-1960
Sayko olarak dilimize girmeye başlamış olan bu Hitchcock filmi hakkında bir şeyler yazayım dedim.
S.S.S
Aslında bu SSS olayı tamamiyle insanın şizofrence kendisine başkaları soruyormuşcasına sorular sorup sonra bunları bir güzel cevaplaması, yani aslında bunları kimsenin sorduğu filan yok ama oldu da sorarsa diye böyle bir başlık açma gereği duydum.
1 Temmuz 2010 Perşembe
Tatil geldi o değil de
Ne yazsam diye düşünüyordum, aslında tam olarak düşünmedim yani aklıma geldi ve herhangi bir yazı yazabileceğim-nasıl olsa çok okuyucumuzun olmadığı-kimseyi pek ilgilendirmediğimiz-kafamıza göre atıp tutabileceğimiz ve bunun kimseyi ilgilendiremeyebileceği geldi aklıma o yüzden yazıyorum bunları kahvemi içerken ve birkaç arkadaşımla konuşurken ama yine de aklıma takılıyor gerçekten kaç kişi okuyacak diye ama-yine ama- bu beni bile ilgilendirmiyor, bunun için bir sebep göremiyorum, mesele ilgilendirip ilgilendirmemesi değil çünkü anlaşılabilip anlaşılamayacağınızda, siz yazarsınız-ben de yazarım- karşı taraf anlamaz-hatta okumaz-dinlemez-görmez- yapamaz, kısaca hayat bunun üzerine kuruludur: anlaşılabilirsiniz ya da anlaşılamayıp suçlanırsınız, ahmak hatta salak ilan edilirsiniz, asosyal derler-ya da demezler- kendini ifade edemiyor derler/diyebiliyorlar ama yine de devam edersiniz anlatmaya; ihtiyacınız vardır kusmaya, beyninizi boşaltmaya, en azından ben bir yol buldum işte aklıma ne gelirse yazıyorum/yazacağım, aklıma kusan bir arkadaşım geldi baş harfi e, adam genelde sabahları olmak üzere genelde her gün kusuyordu, şimdi de ben onun gibiyim, beynim kusuyor ben yazıyorum, kulaklarım dinliyor, ben konuşmuyorum, ellerim hareket ediyor, ben izlemiyorum ve bunun gibi daha bir sürü şey; mühim olan yaptığım işin faydası değil ya da para almam veyahut yazmış/okutabilmişolmamsize formspring denen saçmalık gibi, mühim olan insanın kusabilmesi, karşınızdaki duvardan bile beter bir insan dahi olsa üzerine kusmanız, onu aydınlatmanız değil-kafasını karıştırmanız da değil, sizi anlamaması da- kusun yeter, isterse sizi iğrenç bulsun ya da öküzün trene baktığı gibi baksın siz ona anlatırken hiç önemli değil gerçekten de, amacınızı belli de edin aptallığına gülün karşınızdakinin, cahil oluşunu izleyin, göreceksiniz cahil dahi olsa sizden mutlu gülecektir size ve hayata-hatta dalgasını da geçecektir sizinle ben bilmiyorum da bir şey kaybetmiyorum diye, bırakınız geçsin/yapsın-bakın burada da sistemimizi oluşturan iktisadi/siyasi kapitalizmin sloganını kullandım, onlar anlamadılar bir tek E anladı-güldü-gülmekten yerlere yattı- ötekiler ise bize güldüler, anlamadılar, biz de cahilliklerine gülüyorlar sandık- yabancı dil değildi söylediklerim hepsi anadilimden fırlamışlardı suratlarına, orada yapışıp kaldılar ve hala ordalar görebiliyorum onları, etkileri suratlarından belirli oluyor ve hala anlamıyorlar beni/bizi daha doğrusu belki de ben anlatamıyorum uzun cümle(ler) kurarak, karar sizin.
Serge Gainsbourg üzerine
Size bu yazımda Rus asıllı Fransız müzisyen, yazar, yapımcı, fotoğrafçı, piyanis falan filan olan Serge'den bahsedeceğim. Hayatı yeteri kadar sıradan olsa da Serge yaşadığı dönemde oldukça farklı şeyler yapabilmiş/yapmış biriydi. İlginizi çekerse Devamı aşağıda.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
